![]()
![]()
Zalim bir karanlığın içinde sıkışmışçasına havası ağır, yıldızsız bir gece şehri kucaklamıştı. Şiddetli rüzgar camları takırdatıyor, dükkan kepenklerini sarsıyor, çöp bulutlarını küme halinde uçuruyordu. Gecenin bu saatinde şehir olabildiğince sessizdi. Çoğu insan evlerinde, yataklarında, koltuklarında veya masa başında, huzurlumu kabuslumu bilinmeyen uyku alemine dalmıştı... İki kişi hariç...
Yüksek binalardan birisinin tepesinde gecenin derin karanlığına zıt beyaz bir elbisenin etekleri dalgalanıyordu. Kolları çıplaktı ama soğuğu hissetmiyormuş gibi gözüküyordu. Tam arkasında gece kadar siyah pelerinin içinde, pırlantalardan işlenmiş göz maskesi olan kadın duruyordu. İkisi de oldukça sessizdi....
Beyaz elbiseli kız, bir süre daha sessizce yüksekten şehri seyretti. Bir kaç pencere pırıltısı dışında hiç bir ışık yoktu. Biraz daha aşağı sarktıktan sonra çatının üstüne çöktü, dirseklerini dizlerine sarıp oluşan boşluğa kafasını dayayıp sessiz hıçkırıklarla kilitlenerek ağlamaya başladı. Pırlanta maskeli kadın kollarını kıza sardı. Bu hem kızın acısını hafifletme, hem de sert bir rüzgarla çatıdan düşmesini engellemek içindi... Çok ağır bir acıyı paylaşayan iki kişi, kör gökyüzünün altında, sessiz ve hazindi. Sonunda kızın kollarını okşayarak fısıldadı.
"Hala geçmedimi tatlım?"
"Hayır..."
"Üşümüyormusun?"
"Hissetmiyorum..."
"Ne düşünüyorsun?"
"Hiç bir şey... Şimdilik. Henüz çok taze..."
Bir süre daha sessizlik... Sonunda dayanamayan kız sordu...
"Ölüm maskesi, sence dünyada gerçekten, gerçek olanlardan bir tanesi kalmışmıdır?"
"Sanırım bir yerlerde vardır... Sende de vardı ya canım..."
"Biliyorum. Ama bir daha olmayacak değil mi?"
"Bunu bende bilemem... Sana şarkı söylememi istermisin?"
Kurumuş boğazından ses çıkmayan kız sadece başını salladı. Bunun üzerine Ölüm Maskesi, sadece onun için (ki bunu çok nadir yapardı), güzel flütümsü sesiyle, gecenin rüzgarını bile bastıran melodisiyle söylenebilecek en güzel şarkıyı söyledi...
"Sevgiyle dolup taşmış bir bardak istiyorum
Kalbimi doldurmaya yeterli olmasa bile
Sevgiyle dolup taşmış bir fıçı istiyorum
Kalbimi doldurmaya yeterli olmadığını bilsem bile
Sevgiyle dolu bir nehir istiyorum, ama sonra
Biliyorum ki delikler kalacak
Sevgiyle dolu bir okyanus istiyorum
Deliklerin kalacağını bilsem bile
Ve bu delik deşik kalp biliyor ki
Sadece iyilik onun deliklerini doldurabilir
Ve sevgi gözyaşlarımı kurulayabilir
Tıpkı acının yok olması gibi
Bir mucizeye ihtiyacım var, birinin acımasına değil
Ondan bir damla sevgi ve işte kalbim coşku içinde
Sevgimizin beni gönderdiği yer
Büyük ihtimalle beni bitirecek
Bir mucizeye ihtiyacım var, birinin acımasına değil
Kalbimi sevgiyle doldur
Oh, inanamayacaksın ne kadar
Az yetecek tamamen iyileşmeme
Bu hislerin ötesinde görmezden gelemeyeceğim
Bir mucizeye ihtiyacım var
Ve umduğum şey de bu
Hiçkimsenin sevgisi yetmez; ama
Onunki yeter bu boşluğu doldurmaya
Neye ihitaycım varsa onu ver
Kalbimi bu ızdıraptan kurtarmak için"
Kızın yeniden kilitlenerek hıçkırdığını fark ettiğinde, ona daha sıkı sarıldı Ölüm Maskesi, artık donma derecesine gelmiş kollarına pelerinini sardı.
"Hadi gel biraz yürüyelim. Belki sana iyi gelir..."
Çatıdan aşağı atladılar. Gece lambaları yanmadığı için sokak daha da karanlıktı. Sadece Ölüm Maskesi'nin kendisinden ışıldıyormuş gibi gözüken pırlantaları hafif bir aydınlık veriyordu. Kız bir süre yolda tökezledi.
"Bu kadar karanlık olmak zorunda mı?"
"Tatlım, eskiden de buradaydın. Uzun zaman güneşin batmadığı bir yerden, bırak güneşin doğması yıldız ışığına bile hasret kalınan saf karanlığın içine düştün. Sadece alışmaya çalış..."
"Çok zor olacak."
"Mutsuz olduğunu biliyorum ama... Dayanmalısın..."
Bir süre sessizce sokakları dolaştılar. Rüzgar artık dinmişti, güneş doğmamasına rağmen insanlar için sabahtı ve işlerine, okullarına gitmek için evden çıkmaya başlamışlardı. Sokaklarda volta atan görüntü onlar için korkunçtu. Yüzü pırlanta kaplı Ölüm Maskesi, onlar için görünmezdi. Tek gördükleri beyaz elbisesi ve çıplak ayaklarıyla ağır adımlarla yürüyen kızdı. Tabii ki bunda korkunç bir görüntü yoktu, sadece kızın kalbi olması yerde açılan büyük, kanayan yaranın içinde gözüken boş göğüs kafesi hariç... Bunu anladığında evine dönmek için adımlarını geri çevirdi. Ölüm Maskesi hala pelerinini üzerine dolamış, sessizce onu takip ediyordu.
"Tatlım, bundan kaçamazsın. Yüzleşmek zorundasın!"
"Lütfen. Alışmama izin ver."
"Ne kadar çabuk alışırsan o kadar iyi..."
"Bunu düşünmek bile istemiyorum."
"Hepsi senin için..."
Ev dediği küçük üst kat dairesi dağınıktı. Ölüm Maskesi, biraz da zorla kızı yatağına yatırdı. Ve ona tekrardan aynı şarkıyı söyledi. Az sonra kız huzursuz - belii ki kabuslarla dolu - uykusuna daldığında eğilip alnından öptü.
"Hepsi senin için meleğim... Hepsi kalbini geri kazanıp bir daha buraya dönmemek üzere güneşin asla batmadığı güzel diyarlara gitmen için. Sen sadece gözlerini kapat ve acını unut... Senin yerine ben geçeceğim ve geri kazanman için ne gerekiyorsa yapacağım. Bu kendimi feda etmek demek olsa bile... Biliyorum ki, senin için, kazanacağın mutluluk için bu değecek. Acı çekmene izin vermeyeceğim. Sen sadece uyu..."
Kızın üstünü örten siyah melek, ona camdan son bir kez bakarak aşağı atladı. Yolcuğu uzun ve ızdırap dolu olacaktı. Ama henüz kaderin kendisine ne vereceğini bilmiyordu. Yine de uğruna savaşılacak gerçek bir şey için, her şeye değerdi. Bu uzaktaki bir odada, kabuslar içinde uyuyan, meleklerin bile yüzünü gördüğünde utandığı kız için her şeye değerdi. Pelerinini geriye iterek, kristalden yapılma iki kılıcın ortaya çıkmasını sağladı. Kendisine fazlasıyla acı verecek güneşli diyarın kapılarından geçerken aklında tek düşünce vardı.
"Seni bir kere kurtardım, bir kere daha kurtarabilirim tatlım..."
Kalıcı Bağlantı
Bölüm Bir : Duskwood Sürgünü
Altın renkli güneş Goldshire'ın taş evlerini aydınlatmaya başlamıştı. Çevredeki yeşil ağaçlar ve kristal görünümlü göl insana huzur veriyordu. Yeni uyanan insanlar aceleyle ve merakla meydana doluşmaya başlamıştı. Birçoklarının çocuklarınında içinde olduğu ve Elywnn ormanı civarında korumalık yapmak amacıyla dağılacak olan, sadece temel savaş eğitimi almış olan grup meydanın ortasında düzgünce sıraya girmişti. Hiçbirisi yirmi yaşından büyük olmayan bu gençlerin çoğu kasılarak çevreye poz veriyordu. Ama Çavuş Fedran geldiğinde bu manzara sona erdi. Herkes çok düzgün bir şekilde kıpırtısız durdu.
Çavuş Fedran'ın sesi meydanda yankılandı.
"Hazırmısınız?"
Cevap tek bir kişiye aitmişçesine çıkmıştı.
"Hazırız!"
Çavuş Fedran yüzünde bir gülümseme bile oluşamadan elini örme zırh ceketinin cebine attı. Bu sırada kalabalığın arkasına karışmış iki Draeni'yi fark etmemişti. Zaten Draeniler de ne olacağını merak etmiş, insanların arkasına sızmışlardı. Çok geçmeden Çavuş yüksek sesle haykırarak isimleri ve gidecekleri yerleri bildirmeye başlamıştı.
"Martin, Stormwind."
"Elaine, Redrigde."
"Lenny, Westfall."
Sonuda belirli bir isime gelince Çavuş'un yüzünde neredeyse bir gülümseme oluşmuştu.
"Gilanshar, Duskwood."
Gilanshar isimli kızla beraber küçük meydandaki herkes nefesini tutmuştu. Çavuş'un kendisinden nefret ettiğini biliyordu ama bu kadar da değil!
Çavuşla aralarında ilk tanıştıkları zamandan beri tatsızlık vardı. Babasının çocukken hikayelerde anlattığı avcılardan birisi olmak istemişti hep. Ama ne varki çavuş sürekli insanların bir avcı olmayacağını söylüyordu. Her zaman kılıç yerinde ok ve yay kullanan Gilanshar'ı küçük görmüştü, şimdi ise onu herkesin adını bile yüksek sesle söylemeye cesaret edemediği Duskwood'a yolluyordu!
Çavuş araya konuşma girmesine izin vermeden, listeyi tamamladı. Herkes hazırlanmak için yola çıkarken, Gilanshar tek başına meydanda kalmıştı. Ne yapacağını bilemez bir halde, öylece duruyordu. Tam o sırada Çavuş'un yanına yaklaşaran bir Draeni'yi fark etti. Gözlerini kocaman açarak yapabildiği kadar inceledi, çünkü hayatında daha önce hiç Draeni görmemişti. Sadece babasının anlattığı masallardan... O sırada omzunda bir el hissetti. Geriye dönüp baktığında ise kendisinden uzun boylu bir Draeni bayanı ile gözgöze geldi. Heyecanlanıp gözlerini kapattı, olduğu yerden kıpırdamamıştı. Bu sırada diğer Draeni'nin konuşmasını duyabiliyordu, ortak dil aksanı ağır ve müzikal bir lehçe ile dans ediyordu.
"Sizce de Duskwood yeni yetişmiş bir kız için fazla tehlikeli değil mi çavuş?"
Çavuş Fedran bir kaç saniye karşısındaki Draeni'yi süzdü.
"İnsanların işine karışamazsınız."
Sonra arkasını dönüp meydanda uzaklaştı. Gilanshar hala olduğu yerden kıpırdamamıştı, iki Draeni'nin kendi dillerinde yaptığı konuşmayı dinliyordu. Sonra çavuşla konuşanı yanına geldi.
"Küçük kız. Bizim de yolumuz Duskwood'tan geçecek. Eğer bir sakınca görmezsen seni oraya kadar götürebiliriz."
"Ben... Ben... Çok memnun olurum..."
"Hazırlan o zaman."
Kız başı ile onaylarak eşyalarını toplamak için küçük yatakhaneye koştu. Diğer arkadaşları onu gördüğünde bir anda sessizleştiler, sonunda Elaine öne çıktı.
"Umarım... Yaşayan ölülere yem olmazsın Gilanshar..."
"Teşekkür ederim. Umarım herkes başarılı olur."
Ne başka bir şey söyledi, ne de veda etti. Küçük sırt çantasını arkasına asarak ok ve yayını eline aldı, küçük hafif kılıcını kınına taktı ve dışarıya çıktı. Draeni'ler fillerin üzerine binmişti. Şaşkınlıkla ağzını açtığında, erkek olan Draeni onu çekerek kendi filinin üzerine, önüne oturttu. Hiç bir şey konuşmadan yola çıktılar...
Saat akşamı geçtiğinde Redridge dağlarının kıyısında gelmişlerdi. Filler durduğunda küçük bir kamp kurulmuştu. Yemek ateşinin başında oturan Gilanshar hala inanamazcasına gözlerini açmış Draeni'lere bakıyordu. Sonunda bayan olanı bunu anlamış olacak ki kızın yanına oturmuştu. Sesi aynı ağır aksanı taşıyordu.
"Benim adım Eladia küçük kız."
"Gilanshar. Memnun oldum."
"Bende."
Bu sırada ateşi beslemek için bir kaç odun atan diğeride yanlarına oturmuştu. Yüzünde hafif bir gülümseme vardı.
"Benim adım da Ny'om'oin küçük kız. Şimdi söyle bakalım çavuşunu bu kadar kızdıracak ne yaptın ki seni Duskwood'a sürmeye karar verdi?"
Gilanshar bir süre sessiz kaldı. Sonra yavaşça anlatmaya başladı.
"Annemi... Hiç tanımadım. Babam ise iki sene önce Northshire Abbey'de çıkan bir yangında öldü. O zaman bende eğitime girdim, çünkü yapabileceğim başka hiç bir şey yoktu..."
Bir süre daha sessiz kaldı.
"Babam bana hep küçükken efsaneleri anlatırdı. Sizlerle ilgili efsaneleri, Gece elflerini, Kan elflerinin nasıl bu ismi aldığını... Babam gece elflerini çok severdi ki bana da onlardan birisinin ismini vermiş... Önceden kendisi de Westfall'daki muhafızlardan birisiymiş... Her neyse... Bunların içinden en sevdiğim avcılarla iligili olanlarıydı. Ve bende hep bir avcı olmak istedim. Eğitim başında bunu çavuşa söylediğimde benim suratıma güldü, insanların avcı olamayacağını söyledi... O zamanda beri benden pek hoşlanmıyor. Çünkü sürekli ayak diretiyorum..."
Ny'om'oin bir süre parmağını sağ boynuzunda gezdirerek düşündü.
"Kötü olmuş. Bir avcı olmak istemende tuhaf bir şey yok. Eğer ben de bir avcı olsaydım emin ol seni çırağım olarak yanıma alırdım... Ama ben bir şamanım..."
Gilanshar gözlerini kocaman açarak Ny'om'oin'e baktı.
"Gerçekten mi?"
"Gerçekten..."
"Dışarıda çok büyük bir dünya var... Ama buradaki insanlar at gözlükleri ile dolaşıyorlar. Bu yüzden böyle şeyler bize uzak, sadece masallarda duyduğum şeyler. Aşırı tepki gösterdiysem... Üzgünüm..."
Eladia elini kızın omzuna koydu.
"Üzülme. Duskwood'taki gece bekçilerinin sana iyi bakacağından eminim."
"Sanırım."
Bir süre daha sessizce kalan kız ateşin başına sızdığında Eladia üstünü örtmüştü.
Ny'om'oin başını salladığında Eladia sordu.
"Bir şey mi oldu?"
"Bence küçük kız azmi ile bir avcı olmayı başarır."
"Bundan şüphe duymam."
"Onu Exodar'a götürsek mi?"
"Exodar'da kalabileceğini zannetmiyorum. O kadar yumuşak ve narin ki ancak adını aldığı gece elflerinin yanında rahatlıkla yaşayabilir..."
"Haklı olabilirsin... Ama gece elfleri çok içine kapalı... Bir insan kızını toplumlarına kabul etmeyeceklerdir..."
"Güneş, her zaman yeni umutlar getirir Ny'om'oin. Sabah olsun yola çıkalım mutlaka aklımıza bir şeyler gelecektir..."
"Evet. Ne de olsa bizim yolumuz daha uzun. Boot Bay'e kadar gitmek zorundayız... Neden gfirronlara binemiyoruz?"
"Çünkü bizim yapımızı kaldıramazlar..."
"Tamam.. Sana iyi uykular öyleyse..."
Ny'om'oin insan kızın yakınlarında bir yere uzandı ve kendini uykunun sihirli aleminin ellerine teslim etti. Ama Eladia gece boyuna gözünü kıprmamıştı...
(ilk bölüm sonu)
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
...Çatı katındaki bar kalabalıktı. Bir çok insan müzik eşliğinde içkilerini yudumlayarak neşeli sohbetin denizinde derinlere batmıştı. Bayan ve erkeklerden oluşan garsonlar sandalyelerin arasındaki zorlu yollardan gidip geliyordu.
Üç kişinin olduğu bir masaya oturan kız ve erkek diğerlerine bakıyordu. Kız buraların yabancısıydı, bu kadar kalabalığı görünce istememesine rağmen ruhunun derinliklerinde panik hissetmişti. Yüksek sesli müzik ve kalabalık korkunçtu. Gözleri bir kabusun izlerini yansıtırcasına zeminde bir yere dikilmişti. Bu sırada sevgilisi kendisine ne içmek istediğini sorunca sadece hiç bir şey istemediğini belirtmek için kibarca başını iki yana salladı. Kendisine bira söyleyen sevgilisi masadaki diğer üç arkadaşı ile sohbet etmeye başladı. Kız hala gözleri boşluğa takılmış, öylesine duruyordu. Elinden çıkartmadığı siyah kadife eldivenleri, az ışıkta bile parıldıyor, insanın gözünü alıyordu...
Az sonra garsonlardan birisi gelerek birayı getirmişti. Aslında kız için içki tuhaf bir şey değildi, zamanında evinde babasıyla neredeyse her çeşit içkiyi öğrenmişti, sarhoş olmaya karşı büyük bir bağışıklığı olmasına rağmen bunu kendine ait hoş bir sır olarak saklardı. Sevgilisinin bira içmesi hoşuna bile gitmişti... Masadaki dört kişi bira şişelerini havaya kaldırırken, sadece öyle kalmıştı. İnsanlar onun bakışlarından dolayı duraksadığında, içinden kendisine lanet okudu. Kendisi yüzünden kötü hissetmiş olmalıydılar. Ama sevgilisinin arkadaşı bu anı kapatmak için elindeki şişeyi ona doğru uzatmıştı.
"Sen de hoş geldin!"
Karşılık olarak gülümsediğinde, kısa süren bir muhabbet başladı. Ardından yine sessiz kalmıştı...
Yüzündeki tuhaf ifade ile bütün konuşmalardan kopmuştu. Kalabalık ve gürültüye rağmen onu çok sevdiğini bir kere daha anlamıştı... Dudaklarında sankli bir anlığına kısık bir gülümseme belirlir gibi oldu, ama iç mekanizmasındaki savunma, bu kadar kalabalığın içinde hislerini yansıtmasını engellemişti. Sadece eldivenlerini çıkarttı, ve bir buket siyah güle benzeyen koyu bakışları boşluğa takılmaya devam etti... En büyük dileği sevgilisinin soğuk, küçük parmaklarını kendi güçlü elleri arasına alıp ısıtmasıydı...
Ertesi sabah telefonda sevgilisinin üzgün sesini duyduğunda, ölmeyi diledi... Gerçekten ölebilmeyi, hayatındaki geri kalan her şeyi mutlu ve uzun bir yaşam sürebilmesi için tek sevdiğine verebilmeyi istedi. Ama bu da karşılıksız kalacak dileklerinin arasına eklenecek bir başkasıydı...
Gözyaşları eşliğinde olabilen en kısa zaman içinde tek sevdiği için, onun kalbini kırdığı için yükselen acısı ile birlikte, dua etmeye başladı... Tekrardan gülümsemesi için yapabildiği her şeyi yapacaktı...
"Bir buket siyah gül, bolca kohl kalem sürülmüş gözler ve dağılan saçlar... Bir kadeh kırmızı şarap, tadı dünyadaki insanların ısdıraplarına eşit... Sokaktan gelen sessiz çığlıklar... Ve güvende olmanın sıcak hissi. Ağır bir şarkının eşilğinde soğuk koridordaki yavaş adımlar... Seni düşünerek geçirdiğim onca saatler aşkım..... Tüm suratsızlığıma ve her şeye rağmen, seni gerçekten seviyorum... Unutkanlığım yüzünden akşam sana haber veremedim... Öğleden sonra uyandığımda senden aldığım mesaj ruhumu kırdı geçirdi... Suratsızlığım senden memnun olmadığım için değil, kendime tuhaf gelen bir yerde olduğum içindi... Tekrar gülüsemen ve mutlu olman, benim için çok değerli...
Benim için çok değerlisin... Ve seni üzdüğüm için, sesini öyle üzgün duyduğum için, kendimi lanetliyorum sevgilim..."
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
ruhumu ıssız bir katedralde terk edin
sadece acımla yaşayabilmem için
hala inanamadığım gerçekliğin
beni parçalayabilmesi için
izin verin karanlık ele geçirsin beni
tüm sessizliği ve hiçliği ile
izin verin güneş dokunmasın yüzüme
boğazım tozun rutubeti ile yansın
uzaklarda bir yerde, güzel ve canlı
yaşamın olduğunu unutarak yavaşça
ve ay ışığının hafifçe okşadığı
yeşil derin vadilerin anısıyla
gözlerimi bütün dünyaya kapatarak
karanlıkta yol bulmaya çalışarak
her bir soğuk taşa takılarak...
lütfen beni terk edin burada
anılarım tek tek silinirken benliğimden
burnumda son kalan keskin koku ile
ağzımdaki son kekremsi tat
son bir silik sima zihnimin aynasında
bu hiçlikte acımla yaşamak yeğdir
sevdiklerimin kalbini kırmaktan
tek başıma ayakta bekleyip
zamanla gelecek sonu karşılamaktan
o kadar umutsuzlukta kalsın ki kalbim
ellerimde dokunduğumda hissedebileyim
yer çekimine yenik düşen kanımın
ayak parmaklarıma sızdığını hissedeyim
asla yansımasın taş duvarlarda
bir mumun altın yumuşak ışığı
kimse bölmesin sonsuz acımı
sadece bitmesini bekleyeyim...
gökyüzünde yankılanan kuş sesleri
güneşe göç eden renkli kelebekler
gümüş ışıkla dans eden denizler
hepsi benim dünyamdan uzak...
sadece karanlıkta olmak istiyorum
bana ihanet eden yaşamdan uzak
matemimi daima yaşatmak istiyorum
bir kuzgunun tüylü kanatlarında
haykırışım taşmasın bu duvarlardan
kimse tatmasın böylesine ısdırabı
çaresizliğin getirdiği zehri
kimse bilmesin ruhumun derinliklerini
zannediyorum ölüm bile hafifletemez
içimde yaşayan bu kaybolmuşluğu
umutmu - umutsuzlukmu bilemiyorum
sadece bir gün bitsin istiyorum
sonsuz uykuma dalmadan önce yavaşça
senin adını fısıldıyorum baba...
Kalıcı Bağlantı
Karanlıkta yolculuk etmenin nasıl hissettirdiğini anlatabilmek bir o kadar kolay görünüşlü zor bir şeydir. Umutsuzluk, kaybolmuşluk, bazen de nefret, bizi karanlığın için tutup savuran bütün bu hisler ve daha niceleri. Kurtuluşun uzaklığının mesafeleri...
Sevgi mi hayatta bizi yönlendiren, yoksa yaşama iç güdüsümü? Biz miyiz kendimizi karanlığa çeken, yoksa geçtiğimiz yollar mı? Sevmek mi daha önemli, nefret etmek mi, diğer insanlardan bizleri anlamasını beklemek bir o kadar saçma mı? Ölümün ciddi havası çevreyi sardığında, sadece kaybetmenin verdiği acımı?
Daha kaç kişi var benim gibi kaybolmuş, ruhunu yitirmiş, umut kelimesinin anlamını unutmuş, artık çaresizlikle karanlığın içinde tökezleyen adımlarla ilerleyen. Geçmişin özlemi ile günün acısını karıştırınca bulanan akıllar.
Bazen bir kurtarıcı karanlığın kenarında bekler. Ona koşmak, sonun geldiğni hissetmek... Ama karanlıkta yanılgıya düşmek daha kolaydır, çünkü görmek zordur. Onu bizi sevdiği içinmi severiz, bizi kurtardığı içinmi, yoksa sadece kendisi olduğu için mi ? Nedir bu çılgıncasına his, aşkı inkar eden ruhların acıyla inlediği bir dünyada böylesine bağlılık? Bu kadar umutsuzken sevigiyi bulmak mı, bizi mucizelere inanmayan bir insan yapıyor yoksa?
Karanlıkta çok uzun süre kalan insalar , bir şekilde diğer insanlardan daha hassas olurlar. Gözleri körelmiştir belki, ama ruhları duyarlı olmuştur... Bazen karşısındakinin ses tonundan nasıl hissettiğini anlayabilir, bazen de hiç istemedikleri şeyleri hissedebilirler. Zamanla karşılarına çıkan herkesten aynı şeyi beklerler, ama bunun getirisi sadece hayal kırıklığıdır...
Sonunda sormaya başlarlar kendilerine, gerçekten bir kurtarıcıya ihtiyacım var mı diye?
Var mı gerçekten?
Gerçek bir sevginin ölümsüz olduğunu ve mezardan bile devam edebildiğini öğrendikten sonra, sahte gülüşlere ve sahte kurtarıcılara hiç kimsenin ihtiyacı yok... Sadece gerçek sevgi karanlıktan gün ışığına adım atmak için yeterli...
Benim için bile....
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı